Önceleri
-tipik bir Orta Anadolulu tavrıyla- balığın da çorbası mı olurmuş diyerek bu
tarz çorbalara burun kıvıran bendeniz şimdilerde her türlü deniz ürününden
farklı çorbalar hazırlamaya bayılıyorum. Epeydir aklımda olup da bir türlü
uygulamaya geçemediğim bir tarifi dün gerçekleştirdim: Bol sebzeli somonlu
karides çorbası.
Somon fileto her zaman olduğu
gibi Metro Gross Market’ten, karidesler ise Kumkapı Balık Pazarı’ndan. Malumunuz
üzere İstanbul’a yeni taşındım ve henüz acemisiyim. Bu yüzden ahkam kesmiş gibi
olmak istemem fakat sanırım bu renkli koca Pazar deniz ürünleri çeşitliliği
açısından İstanbul’un en zengini.
Tabiyatiyle prensip olarak taze deniz ürünlerinin günlük
olarak tüketilmesi taraftarıyım. Lakin çiğ olarak tadına baktığım balıkçının
ikramı karidesin cazibesine dayanamayıp bir miktar satın almıştım bu Pazar’ı
ilk ziyaretimde. Burnumda
keskin bir deniz kokusu ve damağımda deniz tuzu hissettiğimi hatırlıyorum. Belli ki o günün sabahında can vermişti bu
mahlukat-ı anten... Böcekleri aynı günün akşamında ayıklayıp temizledikten
sonra dondurucuya atmıştım.
Bir
adet kereviz sapını, orta boy bir kuru soğanı ve havucu minik minik doğrayıp üç
çorba kaşığı zeytinyağı ile birlikte tencereye aldım. Bir tutam tuz ekleyip
arada bir karıştırarak orta ateşte pişmeye bıraktım. Sebzeler biraz yumuşayınca
kabaca doğradığım üç diş sarımsağı ilave edip bir iki dakika çevirdim.
Mirepoix (kereviz sapı, havuç ve soğan üçlemesi)
İkinci aşamada bir litre kaynar
suyu tencereye boşalttım, karışımı iki dakika kaynattım. Küp küp doğradığım bir
adet patatesi ekleyip kaynatmaya devam ettim. Patatesler pişmeye yakın kılçıkları
ayıklanmış ve yarım santimlik küpler halinde doğranmış 150 gr somonu ve 200 gr
karidesi bütün olarak çorbaya ilave ettim. Üç dakika kadar orta ateşte
kaynatmaya devam ettim.
Son aşamada taze çekilmiş karabiberi, bir adet limonun
suyunda çırpılmış yumurta sarısını, bir çorba kaşığı dolusu tereyağını ve bir
tutam ince doğranmış dereotunu ekleyip şöyle bir karıştırdıktan sonra ocağın
altını ve tencerenin kapağını kapatıp çorbayı dinlenmesi için rahat bıraktım.
İşte sonuç: Bol taneli, vitaminli, proteinli, Omega-3’lü
harika bir sonbahar çorbası... Tereyağında pul biber ve sarımsakla sotelenmiş
karidese bayılan İlknur Hanım cimcimelerin sebzeli suda yüzen bu halini görünce önce
yadırgamış olsa da kâsenin dibini benden önce gördü...
Öğünü çeri
domatesli radika salatası ve tekir tava ile tamamladık.
Tarifteki alt ve üst yapı her
türlü balık çorbasına uygulanabilir. Ana malzeme olarak somon ve karides yerine
sıkı etli herhangi bir ya da birkaç çeşit balık tercih edilebilir. Daha yoğun
ve kompleks bir lezzet için su yerine balık kafasından ve kemiklerinden elde
edilen sebze ve baharat çeşnili balık suyu kullanabilirsiniz.
Mantarlara olan merakımı bilen
bilir, bilmeyen de öğrensin artık. Blogumuzun adını boşuna Café Chanterelle
koymadık. Ormanda dolaşıp bulduğum envai çeşit mantarın fotoğraflarını çekmek
benim için dünyanın en büyük keyiflerinden. Her
yeni keşfimde hazine bulmuşcasına sevindirik olur, büyülenir, kendimden
geçerim... Mantarlar aleminin her bireyi
kendi ortamında inanılmaz derecede fotojeniktir. Makro-fotoğrafçılığın vazgeçilmez
fotomodellerindendir kendileri.
Mantar fotoğrafçılığı ve
gözlemciliği dışında fırsat bulduğum birkaç orman yürüyüşünde iyi bildiğim bazı
yabani tür mantarlardan kendim toplayıp yemişliğim yedirmişliğim de vardır.
Ayrıca Türkiye’nin ilk ve tek
mantar uzmanı olan Sayın Jilber Barutçiyan’ın kurmuş olduğu mantardostu mail
grubunun (mantardostu@googlegroups.com) da bir üyesiyim. Jilber Hoca sağ olsun, sonunda Türkiye’nin ilk mantar
kitabını da yayınladı: Türkiye’nin Mantarları-1, Oğlak Yayınları, 2012.
Ankara’da ikamet ederken daha çok Kızılcahamam
ormanlarında gezinirdim. Şile ormanlarının mantar ile ilgili namını duyunca 15-16
Kasım tarihlerinde yollara düştüm. İlk gün önce ormanda bir keşif yolculuğuna
çıkıp bol bol fotoğraf çektim. Sonra da Şile’ye uğrayıp şehir turu attım.
İkinci gün bir arkadaşımla birlikte yine ormanda dolaştık, öğleden sonra ise
Şile pazarını ziyaret ettik. Bu gezilerde çektiğim mantar fotoğraflarını
bir başka yazıda paylaşmayı planlıyorum.
Yer tezgahında bal kabağının yanında Boletus Edulis ve Agaricus Compestris satan bir teyze
İlk
gün Şile meydanında dolanırken yol kenarında kendi topladıkları mantarları
satan teyzelere rastladım. Mantarlar üzerine biraz söyleştikten sonra üç tür
mantar satın aldım: Cantharellus Cibarius (Tavuk Mantarı), Agaricus Compestris (İçi
kızıl) ve bir Lactarius türü (Fındık Tirmiti). (Fındık
tirmiti konusunda kendisine danıştığım Jilber Bey bu mantarın Lactarius
Badiosanguineus olduğunu tahmin ediyor.)Dönüş yolunda yol kenarında bulunan bir dinlenme
mekanındaki satıcılardan ise bol miktarda Boletus Edulis (Kıkırdak Mantarı)
aldım. Parantez içindeki isimler mantarların Şilece isimleridir.
Heybetli Boletus Edulis (Porçini, Ayı Mantarı, Taş Mantarı, Çörek mantarı, Kıkırdak Mantarı)
Akşam yemeğinde misafirimiz
vardı. Öncesinde tüm mantarları bir güzel temizledim. Normalde yabani
mantarları yıkamadan temizlemek gerek. Yoksa sünger gibi su çekerler ve
aromalarını da suya bırakırlar. Bu nedenle mantarları ormanda toplarken tozunu
toprağını bir fırça yardımıyla temizlemek en iyisi. Fakat benim artık böyle bir
şansım olmadığı için iyice kuruyup katılaşmış olan çamurları çıkarmak için bazı
mantarları kısa süreliğine de olsa suya tutmak zorunda kaldım.
Yerken yabani mantarların o
kendine has naif lezzetlerini alabilmek için en iyi pişirme yöntemi sade
olarak az yağda diri kalacak şekilde kısa süreliğine sotelemektir.
Balkadınları önce yağsız olarak harlı ateşte tavaya aldım. Suyunu
bırakıp çekince tereyağ ve tuz ekleyip üç dört dakika çevirdikten sonra tadını
belirginleştirmek için çok az miktarda krema ekleyip gazı kestim. Hafif baharatımsı lezzet tartışmasız ON NUMARA! Eşsiz bir damak deneyimi!
İçi
kızılları da
aynı şekilde pişirdim; sarımsaklı süzme yoğurt ile servis ettim. Bu mantarlar
bol miktarda siyah renkli sıvı bıraktı tavaya. Lezzetinde
yoğun bir kültür mantarı aroması hakim.
Fındık
tirmitlerini bir
saat kadar tuzda beklettikten sonra sudan geçirdim. Daha sonra tencereye aldım
ve tüm suyu buharlaşana kadar kendi suyunda haşladım. İki adet soğanı ince
doğrayıp zeytinyağında yumuşayana kadar çevirip mantarları ilave ettim. Üç
dakika kadar karıştırarak pişirmeye devam ettim, tuz ekleyip pişirme işlemini
tamamladım. Tirmitleri bu şekilde pişirmeyi satıcı teyzeden öğrendim; iyi ki de
öyle yapmışım çünkü acı olan bu mantarların acısını almanın tek yolu bu. Soğan
da mantarın tatlanmasına ayrıca yardımcı oldu.
Porçinileri
iseiri parçalar halinde doğradıktan
sonra zeytinyağı ve tereyağı karışımında üç-dört dakika kadar harlı ateşte
çevirerek pişirdim. Rende parmesanla tatlandırdım. Porçiniler
pişerken keskin bariz bir fındık kokusu yayıldı mutfağa. Findukimsu, hafif tatlımsı,
kırmızı eti andıran bir lezzeti var bu mantarların.
Mantarların
yanına garnitür olarak ızgara tavada bonfile hazırladım. Konuklarımız hayatlarında bırakın tatmayı adını duymadıkları mantarların benzersiz lezzetlerine
varınca kendilerinden geçtiler diyebilirim.
Ne mutlu bana ki konuk dostlarıma
böylesine bulunmaz bir yabani mantar şöleni sunma şansına sahip olmuştum
böylece...
Lezzet şampiyonu Chanterelle oldu!
Gümüş madalyanın sahibi Boletus Edulis.
Bronz madalya içi
kızılların...
Tanrının
en muhteşem lütuflarından olsa gerek yenebilen yabani mantarlar. Her güzelliğin
olduğu gibi onların da var elbet bir kusuru: Zehirli hatta öldürücü derecede zehirli benzerleri!!! Yenebilirliğinden %100
emin olmadığınız mantarları kesinlikle toplamayın, tüketmeyin! Unutmayınız ki tüm mantarlar yenebilir ama
bazıları son yemeğiniz olabilir!
Tüm mantar dostlarına selam
olsun.
Saygılarımla,
Esen K.
ÖNEMLİ UYARI: Bu blogdaki bilgileri kullanarak mantar toplamayın. Zehirli ve yenebilen mantarları birbirinden ayırt etmek bazen çok zor olduğundan topladığınız mantarlar hakkında bilgi sahibi olmak için mutlaka bir uzmana danışın.
Bahriye’nin biricik oğulcağızı Turan
teşrif etmiş taaaa İstanbul’lardan. Cancağızı da anasının hamsi-pilafından çekmiş. Dayanır
mı Bahriye Ana’nın yüreciği... Ertesi güne söz verdi kendisi, taze hamsi
bulunması şartıylan. Namını duymuşum bi kerem, meşhurmuş Bahriye’nin
hamsi-pilafı, kaçar mı bu fırsat İstanbul’a göçerayak...
Büyük yerden emir alındı, görev
bellendi taze hamsi bulma işi; ertesi sabah erkenden kalkıldı, yol alındı,
ilişkiler kullanılarak şehr-i Ankara’nın en taze hamsileri bulundu, 1.5 kg
alındı, tez yetiştirildi Bahriye Hanım'a...
Hamsiler hemencecik
ayıklanıverdi, sudan geçirildi, tuzlandı, süzgece bırakıldı, yarım saat
bekletildi. Adil Amca sevgilisine kıyamayıp yardımcı oldu bu süreçte kendisine (gizliden
emir mi almıştı yoksa???)...
Bahriye Teyze 2 adet kuru soğanı zar şeklinde doğrayıp
zeytinyağı/tereyağı karışımıyla pilav tenceresine aldı ve pembeleşinceye dek
kavurdu. Tencereye önceden ısladığı
pirinci (2 su bardağı) ve bir avuç kuş üzümünü ilave etti. Tuz, karabiber,
yenibahar, tarçın ve bol kuru nane ile tatlandırdı. Baharatların miktarını göz
kararıyla ayarladı yılların tecrübesi mutfak emektarı nam-ı diğer Hopbik. Pirincin
üzerini bir parmak geçecek kadar kaynar su ekleyip tencerenin kapağını kapattı
ve iç pilafı kısık ateşte pişmeye bıraktı. Arzuya göre maydanoz da
eklenebileceğini ifade etti Bahriye. Pilaf suyunu çekince gazı kesti,
dinlenmeye bıraktı...
Hopbik iş başında
Bu
arada suyu iyice süzülmüş olan hamsileri ayrı bir kapta mısır unu, buğday unu
ve tuz karışımıyla harmanladı Hopbik. Hamsilerin derili yüzlerini tekrar
unlayarak sıvıyağ ile yağladığı tavaya asker gibi dizdi. İşin bu keyifli
kısmında ben de topa giriştim... Sonra pilafı hamsilerin üzerine döküp bir
kaşık yardımıyla dümdüz etti. Kalan hamsileri yine unlayıp pilafın üzerine aralarında boşluk bırakmayacak şekilde dizdik.
Bahriye
hamsi-pilafın pekala fırında da pişirilebileceğini ama hamsilerin fırında pişerken
kuruyabileceği görüşünü bizlerle paylaştıktan sonra pilafın alt yüzünü orta
ateşte pişmeye bıraktı. Hamsiler nar gibi kızarınca nevaleyi altüst edip diğer
tarafını da aynı şekilde pişirdik. Tecrübeyle sabittir ki bu çevirme
meselesi epey meşakkatlidir, neyse ki kazasız belasız atlattık bu işi bu sefer.
Telaşlanmadan,
cool
bir edayla yaklaşmak lazım meseleye... Kapağı tavanın üzerine kapatıp bir
hamlede çevireceksin mereti, sonra vıjjjjjt kaydırıvereceksin tekrar tavaya.
Yanık Turan ısınma turlarında...
Bahriye'nin büyük kızı Didem beklemede...
Pilafı bir süre demlenmeye
bıraktıktan sonra afiyetle mideye gömdük, çaylarımızı içtik, tatlılarımızı yedik. Sonra mı? Gece yarısına kadar beşlik yanık çevirmece. Yaktım Ayhan
familyasını, üttüm tüm paracıklarını. Eeeee, İstanbul’a taşınmak kolay mı...
Turan’ı İstanbul otobüsüne zor
yetiştirdim, ertesi gün iş yerinde perişan olmuş zavallı... Duyduğuma göre Didem’le
Hopbik tüm günü uykuda geçirmiş... Eve varınca yatağa kendini zor atan ben ise öğleden sonra ancak ayılabildim...
Pesto, genelde makarnalarda
kullanılan bir İtalyan sosudur. Tavuk yemeklerine ve bazı çorbalara da (minestrone
gibi) eklenebilir. Temel malzemeler fesleğen ve sızma zeytinyağı ise de
pestonun lezzetini tırmandıran diğer iki eleman dolmalık fıstık (çamfıstığı) ve
parmesan peyniridir.
Fesleğen yerine reyhan, ıspanak,
maydanoz veya roka gibi farklı yeşil otlar, dolmalık fıstık yerine de kabuğu
soyulmuş kuru badem, yer fıstığı, çiğ fındık, antep fıstığı v.b. kullanılabilir.
Malzeme seçimi size kalmış...
Sicilya kökenli diğer bir çeşit
pesto sosun yapımında fesleğen yerine güneşte kurutulmuş domates kullanılır. Bu
kırmızı pestoda dolmalık fıstığın yerini de yer fıstığı alır.
Aromatik lezzeti ve
hafifliğiyle İtalya’da özellikle bahar ve yaz aylarının vazgeçilmezi olan pesto, geleneksel usule göre büyük bir havanda malzemeler dövülerek ve ezilerek hazırlanır. Böylece elemanlar birbirleriyle iyice kaynaşır ve sonuçta ortaya hem lezzet hem görüntü bakımından neredeyse homojen bir sos çıkar.
Pesto
yapımında mutfak robotu ya da blender de kullanabilirsiniz ama aynı sonucu
alamazsınız. Eskiden – özellikle de sarımsak ezmek için - her mutfakta mutlaka bir
pirinç havan bulunurdu. Sarmısak ezmek/rendelemek için - çoğu işe yaramaz - envai çeşit alet/edevat, malzeme ufaltmak/kıymak için robotlar icat olundu, mertlik bozuldu...
Şunu bilesiniz ki pesto yapımında bunların hiçbiri biraz büyükçe sağlam bir havanın yerini tutamaz!
Granit havanım, mutfağımdaki sadık yarim...
Pesto: Pesto alla Turco-Genovese
Önce 3-4 diş sarımsağı bir fiske
tuzla birlikte havanda eziyoruz.
Sonra 50 gr dolmalık fıstığı ve 50 gr
baklavalık antep fıstığını havana ekleyip karışım macun kıvamını alana dek
ezmeye devam ediyoruz.
İki bardak dolusu taze fesleğen
yaprağını azar azar havana ilave ederek eze eze karışıma yediriyoruz.
Sekiz
yemek kaşığı sızma zeytinyağını ekleyip karıştırıyoruz.
Sonra ¾ su bardağı
dolusu rendelenmiş parmesanı ve ½ su bardağı rendelenmiş Kars gravyerini karıştırarak
ilave ediyoruz.
Son olarak bir tutam taze çekilmiş karabiberi ekleyip
sosumuzu tamamlıyoruz.
Dişe
gelir kıvamda haşlanmış makarnayla harmanlayıp servise hazırlıyoruz.
İyi bir sızma zeytinyağı şart!
Mesto: Reyhanlı Pesto için malzeme listesi
1 bağ taze reyhanın yaprakları
50 gr kabuğu soyulmuş badem
2-3 diş sarımsak (isteğe bağlı)
6 yemek kaşığı sızma zeytinyağı
½ su bardağı rendelenmiş parmesan
½ su bardağı rendelenmiş sert
keçi peyniri
½ çay kaşığı taze çekilmiş karabiber
Pesto
yapımı bu kadar basitken sakın ola ki o beş para etmez hazır soslardan satın alayım
demeyin! Beni de söyletmeyin, deli etmeyin!
Malzeme
seçiminde bana birebir uymak zorunda değilsiniz.
De hadi gidin, paracığınıza kıyıp bir havan alın, kendi pestonuzu kendiniz yaratın daaaa!
Dip Not: Kalan pestoyu buz kalıbında
dondurarak saklayabilirsiniz.
Bavyera birasına ve sosisine toz
kondurmazdım; ta ki yolum Kopenhag’a düşene dek...
Yaptığım hesaba göre 2009 – 2010 dönemini masalcı H. C. Andersen’in ve Denizkızının memleketi Kopenhag’da
geçiren sevgilimi tam dört kez ziyaret etmiş ve burada toplamda 34 gün ikamet
etmişim.
Kopenhag, Zealand ve Amager adaları
üzerine kurulmuş; bu iki adayı birbirinden ayıran geniş kanala bağlı irili ufaklı
kanallarla örüntülü, kökleri ortaçağa uzanan geleneksel bir mimari ile modern mimarinin uyumla raks ettiği
cool
ve zarif bir kent.
Araç trafiğine kapalı sokakları
ve tüm kaldırımları çeşitli ebatta ve renkte taşlarla döşeli, duvarları
tuğlalarla örülü; düzayak bir arazi üzerine kurulu bir ortaçağkenti
olan Kopenhag’ın her köşesine bisikletle ulaşım mümkün. Zira kentin tüm caddelerinde bisiklete özel yollar, trafik lambaları ve
işaretleri mevcut. Popülasyonun üçte biri ulaşımını yaz-kış demeden iki teker
üzerinde sağlıyor.
The Wall
Kaldırımda yürürken bisiklet yollarına Dikkat! Her an bir velesbit
çarpabilir!
Velespit
Yüzlerce yıllık parkları, bahçeleriyle
Dünyanın en çevre dostu kentlerinden biri Kopenhag. Ancak doğanın izin verdiği alanlarda yapılaşma mevcut.
Öyle bizdeki gibi önce orman arazisini
yok edip, üzerine betonucubeler diktikten sonra kıyıda
köşede kalan üç-beş metrekareye çim ekip 'ahan da sana yeşil alan' mantığı yok yani
oralarda...
Yaşanılacak en iyi şehirler listesinde
her sene mutlaka ilk onda yer alan Kopenhag, aynı zamanda refahın tavan yaptığı Dünyanın
en pahalı yerleşim yerlerinden birisi durumunda...
Pølse og Øli København
İskandinavya’nın hub’ı
konumundaki KastrupHavaalanı'na ilk indiğimde hemen fark ettiğim sosisçi
büfesinde tıkınan iri kıyım Danimarkalıdan almıştım sinyali: Kütür ızgara
sosisler, buz gibi taze biralar...
Hemen her sokak başında karşınıza
çıkabilen çoğu tekerlekli mobil sosisçi büfelerinde 5-6 çeşit sosis bulunabiliyor:
Wiener
benzeri geleneksel kırmızı Rød Pølse, bol baharatlı Nürnberger tipi açık renkli sosisler, bir-iki dilim bacona sarılı Frankfurter’i
andıranlar, füme, körili veya chili (acı) hotdoglar, ...
Sosisler biraz haşlandıktan sonra ızgarada pişiriliyor. İsteğe göre ekmek
arası ya da karton tabakta servis ediliyor. Garnitür olarak; küp şeklinde
doğranmış kuru soğan, kızartılmış kıtır kuru soğan ve kağıt inceliğinde
dilimlenmiş Alman tipi hıyar turşusu mevcut. Sos olarak ise; ev yapımı chili ve remulade, standart hardal, ketçap, mayonez, barbekü ve diğerleri
arasından seçim yapılabiliyor.
Tercihinizi – küçük / büyük - ekmek arası veya kağıt servis tabağından
yana kullandıktan sonra garnitürleri ve sosları seçiyorsunuz. Sosisiniz bir
dakkada hazır!
Akabinde; kütür kütür
sosisleri buzzz gibi birayla birlikte afiyetle kütürdetmece...
Olsa da yesek... Ama yok, hiç yok ki buralarda böylesi...
Danimarkalılar senede yaklaşık 135
000 000 adet Rød Pølse (kırmızı
sosis) tüketiyorlar. Nüfusun 5.5 milyon olduğu bir yer için hiç de fena bir rakam sayılmaz...
Dünyaca ünlü Tuborg ve Carlsberg Danimarka
kökenli bira markaları; Danimarka dışında işbirliği halinde olan bu iki dev markanın
envai çeşit birasını hemen tüm marketlerde bulabilirsiniz. Bunun dışında özel
üretim yapan butik markaların enfes biraları da mutlaka denenmeli...
Danimarka’nın
tüm biraları ADAM gibi...
Turistik tiyolar:
Kopenhag; müzeleriyle, özgün mimarisiyle,
jazz, rock ve electronica ağırlıklı müzik festivalleriyle, gece kulüpleriyle Avrupa’nın en önemli kültür/sanat ve eğlence merkezlerinden.
Otobüsle ve/veya botla gerçekleştirilen şehir turlarına katılmak
şart. Yaz aylarında canlı müzik eşliğinde gerçekleştirilen bot
turları ise kaçırılmamalı. Bize Scandinavian Rhythm Boys denk gelmişti. İhtiyar delikanlılar Kopenhag kanallarında - şarkı aralarında bahsettikleri anektodlarla - kolay kolay unutulmayacak keyifli bir Blues/Jazz tarihi yolculuğuna çıkarmışlardı bizi...
950 kişilik popülasyonun komün hayat sürdüğü Freetown
of Christiania’ya bir tam gün ayırmak lazım. Akşam üzeri Spiseloppen’de leziz bir
akşam ziyafeti çektikten sonra alt kattaki Musikloppen’de veya yakındaki Jazz
Club’da canlı müzik eşliğinde eğlenmek eşsiz bir deneyim. Bu kasaba başka
bir alem...
Danimarka’nın en büyük arkeoloji ve kültürel
tarih müzesi Nationalmuseet;ülkenin milli sanat
müzesi olup 12nci yy ve sonrasına ait ulusal eserlerin yanı sıra Rembrandt,
Picasso, Matisse gibi modern ressamların eserlerinin de sergilendiği National Gallery (Statens Museum for Kunst);antik Mısır, Roma ve Yunan kültürlerinden heykellerle aynı atmosferi soluyan empresyonist (izlenimci) ve/veya post-empresyonist Monet, Renoir, (Cezanne), Van Gogh gibi ressamların yapıtlarının yer aldığı
sanat müzesi Ny Carlsberg Glyptotek; güncel/çağdaş sanat müzesi Louisiana
mutlaka ziyaret edilmeli.
Biri yer, birileri bakar... (Statens Museum for Kunst'tan bir eser)
‘Yoh aga ben yediğim kazığa doyamadım, gönlüm iyicene pahalıya yiyip-içip eğlenmek ister' derseniz; Tivoli Gardenbulunmaz nimet: tam bir turistik tuzak! Vakit müsaitse bi kez turlamaya değebilir yine de.
Tivoli Garden
Meraklısı için Carlsberg Jacobsen Brewhouse ziyaret edilesi asırlık bir bira imalathanesi.
Bi velesbit kiralayıp turlamaca...
Oslo'ya da uğrayabilirsiniz: Kopenhag-Oslo arası günlük feribot seferleri hizmetinizde...
Son üç yıldır (2010-11-12) Dünyanın en iyi
lokantası seçilen 'noma'kibirli Danimarkalıların övünç kaynaklarından. Bütçe uygunsa
rezervasyonunuzu çok önceden yapın derim...
noma
Bu sene 5-8 Temmuz (2012) tarihleri arasında düzenlenecek olan Roskilde Müzik Festivali türünün iyi örneklerinden bir efsane.
Øresund köprüsü Kopenhag’ı karşı taraftaki Malmö’ye bağlıyor. Yarım saatlik bir
tren yolculuğu sonrası İsveç’tesiniz...
Malmö
Bir çeşit açık soğuk sandviç olan Smørrebrød (kelime anlamı: tereyağlı ekmek) dükkanları en geç öğleden sonra ikiye kadar açık. Danimarka’nın milli/geleneksel fastfood’u sayılabilecek bu Smørrebrød'lar envai çeşit şarküteri ve/veya günlük deniz ürünleri, peynir çeşitleri, taze sebze/meyveler ve türlü soslarla hazırlanıyor.
Kuzey Denizi ve Grönland dolayısıyla deniz ürünleri bakımından çok şanslı bi liman kenti Kopenhag
DELICATESSEN !
Seçtiğiniz malzemeler tereyağlı bir dilim çavdar ekmeği (rugbrod) üzerine
yerleştirilerek servis ediliyor. Mutlaka deneyin!
Nyhavn’da sosisle bira keyfi yaparak
gelen-geçeni, cafelerde takılanları dikizleyebilirsiniz. Bütçeyi sarsmamak
adına 4'lü ya da 6'lı biranızı ara sokaktaki mahalle bakkalından tedarik etmenizi
salık veririm...
Nyhavn'ın sağ kolu
Nyhavn'ın sol kolu
Kopenhag’ın biraları ve sosisleri Bavyera’nınkilerle rahatlıkla yarışır
düzeyde...
34 günde 8 tane sosisli götürmüşüm... Ortalamayı tutturmuş muydum acabaaa?